paul ve ben
altmış üç yaşında, amerikada yaşayan, hayatını yazı yazarak kazanan adamla, yirmi dokuz yaşında, bambaşka bir yerde bambaşka koşullarda yaşayan kadının hayatlarınıdaki en kritik noktaların (libido, baba, yalnızlığın gelişi ve değerlendirilişi, ölüm korkusuna bakış ve daha nicesi) paralel olması ne çeşit bir tesadüftür. tesadüf dedim, hayatın tesadüfler armonisini güzelleyen yazar adama hayran mimar kadın olarak…
bana paul auster’i neden bu kadar sevdiğimi sormayın. anlatacağım o kadar şeye dayanamayabilirsiniz, yoksa ben seve seve de anlatırım, saatlerce…
üstelik, anılarını ikinci tekil şahıs üzerinden anlatması, içselleştirmeyi pratikleştiriyor ya, kaçınılmaz hayranlıklardayım…
bi de, kayıp bir auster kitabı kadar beni geren ne olabilir, her taşındığımda bir auster kaybetmekteyim.