Kimse benden bir şey gizlememiş ama herşey gizliymiş.

ironik

ironik

süpürge, anneannem vermiş, günün birinde, kabusları defetmek için.

süpürge, anneannem vermiş, günün birinde, kabusları defetmek için.

öbür/dünya

insanlar üçe ayrılır: ölüm sonrası yok diyenler, var diyenler, belkide vardır ne olur ne olmaz diyenler.. ben olsa keşke diyenlerdenim. yani yok.

ölümden sonrası için umduğum, söylenen bütün yalanların, yapılan bütün hataların, sebebi ne olursa olsun, pür akışı bozan her türlü davranışın, davranışın oluşturduğu karakterin ve bunların oluşturduğu kaderin paket halinde, neden-sonuş ilişkileriyle birlikte sunulmasıdır.

öldükten sonra, yaşamsal hazların kalmadığı, dolayısıyla ahlak dışında kalan herşeyin ortadan kalktığı bir ortam olsun. hepimiz hatalaımızla, hatalarımızın yol açtığı herkese hesap vere vere yüzleşelim. zaman kavramı da yok nasılsa, sırayla işte.

aman beni cennet-cehennem metoforunu çözmek zorunda bırakmayın. zira, bilmem kaç milyar yıllık dünyada, bin küsür yıllık bir ”yaşamı iyileştirme metodu” ile yol alamam. varoluş maksadımı çözüyorum yavaştan…

aklıma dedim ki

uzatmaya gerek yok, i am an architect.

Etiketler: architect

şehir efsanesi

aklımı başıma aldığımdan beri, şansım yaver midir köstek midir düşünür dururum. bazı gün şansım yüzüme gülmez, bazı gün yaver gider, işlerim tıkır tıkır hallolur. karar vermek cidden zor/du. ta ki…

farklı zamanlarda dinlediğm iki tane türkü var. birisi sivas yöresine ait ”çıkalım kaleye bir akşam üstü”, diğeri malatya yöresine ait ”malatya eline serin dediler”… kulak sahibi bir insan sayılmam (iddia ediyorum kulak iyi olmadan da iyi şarkı söylenebilir, neyse konuyu saptırmayalım) fakat, bu iki türküyü biribine o kadar benzetiyorum ki, dizelerini karıştırarak söylediğimde aradaki fark farkedilmiyor. o kadar aynılar yani. ben buna bu kadar inanıyorken, gel hör ki, sevgilime bunu anlatamıyorum. yok diyor, olmaz diyor, o başka o başka diyor. diyor da diyor. sesi de güzeldir ha (kulaksa mesela onda var,nefis, konuyu saptırmayalım). ben bu iki türküyü, türkü sevenler derneğine eş başkan yaptım, nasıl da kendimden eminim. sevgilimi ikna edemiyorum. derken arabaya bindik. ben hala ”bıdı da bıdı aynılar işte” falan diyorum. radyoyu açtım. power love, altında da trt türkü. trt türkü’ye geçtim ve dedim ki ”ister misin şimdi benim türkülerden biri çıksın”. ”yok canım” dedi elbette, normal bir insan olarak. radyoda da o sırada dj konuşuyor da konuşuyor. derkeeeeen, dj abla demesin mi, şimdi sırada telli kılıç’tan çıkalım kaleye bir akşam üstü….

işte hayatımın değiştiğini hissettiğim büyük an buydu. o kadar büyük bir andı ki, ana haber bültenlerine ilk haber olacak, film senaryolarına konu olacak (kısa film), belgeseli falan çekilecek, hikayesi yazılacak, ressamlara ilham verecek, dilden dile dolaşacak, asırlarca akıllarda kalacak falan büyüklükte bir olaydı. bence öyle hala yani. bilin istedim. yıllar sonra hala bu konu konuşuluyor olduğunda, ”ben tanıyorum bu hikayenin kahramanını, kkc dir o”dersiniz ve havanız bin beş yüz olur. evet.

c

çocukluğumun geçtiği ev, oyun oynama alanımın sınırının hemen dışındaki arka sokak, eski bakkalımız, cumartesi pazarı, demirdöküm logosu… rüyalarıma dekor olan, özlenecek kadar uzak bütün bu mekanların, eşyaların şimdi hiç bir izi yok. rüyalarda, yalnızca rüyalardalar.

oysa hiç bitmez sanmanın rahatlığıyla ip atlıyordum, yakar toplarla yanıyordum. hep ilk ben, maden… mahalleye birileri taşınmaya başlayınca, birileri gidince, bakkalımız kapanınca, sokağımızda pazar kurulmaz olunca, oyun arkadaşlarımın dedeleri ölünce, güller açmamaya başlayınca, arka bahçe otlar adam boyuna varınca, atlanacak ip kalmadığında anlamam lazımdı. herşey değişiyordu ve bunu algılayabilmek için en az bir kaç on yıl yaşamak gerekliydi. düşüncelerim o kadar yavaş gelişiyor ki değişimlerin hızına ayak uyduramıyorum. aklım tren, yıllar ağaç.

kadın, kendi çocukluğuna sarılmayı hiç bırakmadı çünkü hatalarının affını sadece o çocuk yapardı, biliyordu. kendi masumiyetine geri dönerek aklanabilirdi ancak. onu leke içinde bırakan ne varsa, hiçbiryeregitmeyençocukluk yüzündendi. gökyüzü.

kadını anlamak zorunda olan kendi
çocukluğu…

affedip serbest bırakmak zorunda olan kendi çocukluğu…

hepimiz yıllar öncemize muhtacız. yılların götürdüklerinin nereye gittiğini de bize o anlatacak. sarılın, öpüşün, kendi kendine küslük olmaz. kendine kırılmaz insan.

kkc nin büyük k’sı yazdı bugün, c peşinde bir gecenin sabahında, gündüz niyetine…

Etiketler: rüya

bun

aldım, alım.

Belgesel

Yaşamın kendi halinde kalamadığı, yaşamın sunulduğu bir dünyada bu.

bire indirgenen üçlük ve topuk dikeni moral turu

bire indirgenen üçlük ve topuk dikeni moral turu

istanbul’da bir dağ bul da çık, serinle. ahenkle dans ediyor saçlarım şu an.

keşmekeşi seviyorum çünkü onu keşmekeş yapanlardan biriyim. parçası olduğumu reddetmiyorum, şimdilik.

Uyku saatinde uyunur, yoksa ıyku saatinde uyuyamazsın ve bu silsile halinde devam ederek hayatının içine eder diye düşündüğümden yataktan kahve içmeliyim diye kalkacak kadar obsesif olmuşum haberim yok. kalk özge, kalk yerine yat.

kamu’da kamû

"yok ya camus öyle bir adam değildir!"
okuduğum kitabı, inatla anlatma isteği duydum ama yanlış yerdeyim. karşılaştığım sorulara yukarıdaki cevabı verirken birden ayıldım.
ver em ay?
toparlanma sonrası son kafa karışıklığım da bu olsun.